<?xml version="1.0" encoding="Windows-1254" ?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="../contes.xsl"?>
<conte>
  <entete>
    <description original="Misti"/>
    <traducteur>
      <nom>Haluk Erdemol</nom>
      <email>herdemol@yahoo.com</email>
    </traducteur>
  </entete>
<titre force="MİSTİ">Misti</titre>
<section indice="Bir Gencin Anıları"/>
<para>Bir zamanlar ufak tefek, hoş ve biraz tuhaf bir kadına tutulmuştum. Evliydi kuşkusuz; çünkü evli olmayan kadınlarla iş pişirmemek gibi bir kuralım var. Hiç kimsenin olmayan, yine de herkesin sahip olabileceği bir kadınla aşk yaşamaktan nasıl keyif alabilir insan? Öte yandan işin ahlak yanını bir kenara bırakırsak aşkın satılığa çıkarılmasından da hoşlanmam; iğrendirir bu beni.</para>
<para>Bekâr bir erkeğin evli bir kadına ilgi duymasının özel bir çekiciliği vardır. Bir tanıdık olarak kadının evine adım attığınızda çok hoş bir aile ortamı oluşur. Kadının kocasından hizmetçilere dek evdeki herkes şımartırcasına ilgi gösterir size. O ortamda dostluk, sevgi, hatta babaca bir ilgi kuşatır sizi. Kendi aile ortamındaymışsınız gibi davranır, yer içer, gecelersiniz. Her şey mutlu bir yaşam duygusu verir. Bu rahatlığa bel bağlayıp zaman zaman ailenizi de değiştirebilir, toplumun çeşitli katmanlarında aynı ortamı bulabilirsiniz. Örneğin yaz aylarında kırsalda evinin bir odasını size kiralayan bir işçinin evi olabilir bu, ya da kışın kasabalıdan birinin evi, hatta biraz gözüpek biriyseniz soylulardan bile aile edinebilirsiniz.</para>
<para>Bir zayıflığım daha var: Kadına bağlandığım kertede kocaya da bağlanıyorum. Eşleri ne denli çekici olursa olsun sıradan veya kaba saba kocalar itici gelir bana. Fakat koca aydın veya sevimli biri olursa ona karşı hemen sıcak bir bağlılık duygusu içinde bulurum kendimi. Kadınla bir konuda ters düşüp tartışmaya girdiğimde kocayla tartışmamaya özen gösteririm. Bu yöntemi izleyerek hem dostlarımdan en iyilerini kazandım hem de insan ırkında erkeğin kadın karşısındaki tartışılmaz üstünlüğünü birçok kez  kanıtladım. Kadın konusu her türlü sorunların, kınamaların, iftiraların vs kaynağını oluşturur; erkek ise tam aksine aile ocağının kapısını çalmış bir tanrı misafiri gibi ağırlar sizi.</para>
<para>Sözünü ettiğim bayan arkadaşım hoş tuhaflıkları olan esmer, oynak, kaprisli, dindar, bir keşiş kadar saf, inançlarında saplantılı, fakat herşeyin ötesinde çekici bir kadındı. Bir öpüşü vardı ki başka hiçbir kadında böylesini görmemiştim; hele yumuşacık teni. Sadece ellerini tutmak bile büyük keyif verirdi bana. Bakışı bir noktada sonlanmayan yumuşak bir okşayışa benzerdi. Bazen başımı dizlerine yaslar, öylece hareketsiz kalırdık. Üzerime eğildiğinde kadınlara özgü o yaramaz, bilmecemsi ve biraz da iğneleyici bir gülümseme olurdu dudaklarında. Ben de bakışlarımı onun gözlerine yöneltir, duru mavi, sevgi dolu, mutluluk kaynağı bakışlarını bir tür sarhoşluk içinde keyifle özümser, kalbime indirirdim.</para>
<para>Bir kamu kuruluşunda denetçi olan kocası haftanın birkaç günü evde olmadığından çoğu akşamlar bizim olurdu. Bazı akşamlar divana uzanıp bir dizine başımı koyduğumda öbür dizinde Misti adındaki kocaman siyah bir kedi uzanırdı. Taparcasına severdi o kediyi. Parmaklarımız kedinin sırtında buluşur, beraberce okşardık siyah tüylerini. Kedi bitmek bilmez mırlayışlarla ılık gövdesini yanağıma yaslar, arada bir pençelerinden birini ağzıma ya da gözkapağıma uzatır, tırnaklarını çıkarıp gözkapağımı tırmıklar gibi yaptıktan sonra tekrar gizlerdi tırnaklarını.</para>
<para>Bazen evden uzakta bir yerde buluşur, kaçamak yapan yeni âşıkları oynardık. Bu küçük, masum çılgınlıklarımızda banliyölerden birindeki pansiyonlarda yemek yerdik. Bazen de onun ya da benim evimde akşam yemeğinden sonra çıkar, eğlence düşkünü öğrenciler gibi ucuz kafeleri dolaşırdık. Salaş meyhanelere girer, salonun kuytu bir köşesindeki tahta bir masanın sarsak sandalyelerinde otururduk. Kızarmış balık kokularıyla karışık bir duman bulutu sarardı çevremizi. İş giysileri içindeki adamlar küçük kadehlerinden içkilerini yudumlarken yüksek sesle konuşurlar, orada bulunmamıza akıl erdiremeyen şaşkın bir garson likör kadehlerimizi bırakırdı önümüze. O, sevimli bir korku ifadesiyle yüzündeki siyah tülü burnuna dek kaldırıp hoş bir yaramazlık yapan birinin sevinci içinde kadehini dudaklarına götürürdü. İnsanın içini yakan likörün her bir yudumu yasak bir zevkin etkisi içinde yanlış bir şey yapıyormuş duygusunu yansıtır gibiydi.</para>
<para>Sonra alçak sesle “Haydi, gidelim,” derdi bana. Kalkardık. O başını öne eğerek hızlı adımlarla akşamcıların arasından süzülürken adamlar keyifleri kaçmış gibi bakardı arkasından. Sokağa adım attığımızda korkunç bir tehlikeden kurtulmuşcasına iç çekip rahatlardı.</para>
<para>Bazen ürpererek sorardı bana: “İçerdekiler bana çirkin bir laf etseler ne yapardın?” Ben de “Ne demek” derdim kararlı bir tavırla; “seni korurdum kuşkusuz.” O da mutlu olduğunu belirten bir tavırla kolumu sıkarken belki de kendisine laf atılmasını, arkasından nasıl olsa korunup kollanacağını, kendisi uğruna erkeklerin, hatta bu akşamcıların benimle kavga ettiklerini görmek istiyor gibiydi.</para>
<para>Bir akşam Montmartre’da bir tavernada otururken yırtık pırtık giysiler içinde yaşlı bir kadının içeri girdiği gördük. Solmuş sararmış bir deste kart vardı elinde. Bir kadın görünce hemen masamıza gelip dostumun falına bakmak istedi. Her şeye yürekten inanan Emma büyük bir ilgiyle karşıladı bunu;  heyecandan titriyordu, hemen yaşlı kadına yer verdi yanında.</para>
<para>Yüzü kırış kırış, gözlerini kızarık halkalar kuşatan, ağzında tek dişi kalmamış yaşlı kadın kirli kartlarını  masaya dizmeye başladı. Açtığı dizileri toplayıp kardıktan sonra bir kez daha dizdi kartları. Anlaşılmayan sözcükler mırıldanıyordu. Emma soluğunu tutmuş, merak ve endişe içinde dinliyordu kadını; yüzü sararmıştı.</para>
<para>Falcı kadın sessizliği bozdu. Belirsiz birtakım olaylardan söz ederek öngörüler sıralamaya başladı: Mutluluk ve çocuklar, sarışın bir delikanlı, bir yolculuk, para, mahkemelik bir sorun, esmer bir adam, birisinin dönüşü, başarı, bir ölüm. Ölümden söz etmesi Emma’yı endişelendirdi. “Kimin ölümü? Ne zaman? Nasıl?” diye sordu peşpeşe.</para>
<para>Yaşlı kadın “Onu şimdi söylemek zor,” diye yanıtladı. “Bu kartlar yetersiz; yarın bana gelin, kahve çekirdekleriyle fal açıp söylerim, hiç yanılmaz onlar.”</para>
<para>Emma’nın bana çevirdiği bakışları endişe doluydu. “Yarın gidelim, n’olur,” dedi, “kırma beni; gitmezsek çok üzülürüm.”</para>
<para>Gülmeye başladım. “Bu kadar çok istiyorsan gideriz, tatlım,” dedim. Yaşlı kadın adresini verdi. Ertesi gün gittik oraya. Metruk bir binanın altıncı katında oturuyordu. Bir yatak, bir masa ve iki sandalyeden oluşan odası garip şeylerle doluydu. Çivilerde asılı ot öbekleri, hayvan derileri, küçük şişeler içinde renk renk sıvılar. Masanın üzerinde içi doldurulmuş siyah bir kedi vardı; cam gözleriyle bakıyordu bize. Bu tekinsiz yeri koruyan bir şeytana benziyordu.</para>
<para>Emma heyecandan bayılacakmış gibi sandalyelerden birine oturdu. “Kediye bakar mısın” dedi bana, “Misti’ye ne çok benziyor, değil mi?” Sonra da kadına dönüp aynı bunun gibi bir kedisi olduğunu söyledi. Kadın ciddi bir tavırla karşılık verdi: “Sevdiğin bir erkek varsa o kediyi tutma yanında.” Emma korku içinde “Neden?” diye sordu. Yaşlı kadın içten bir tavırla Emma’nın yanındaki sandalyeye oturup elini tuttu onun. Masadaki kediyi göstererek “Bu kedi hayatımı mahvetti,” dedi. </para>
<para>Emma neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. Kadının sırtını sıvazlayıp soru yağmuruna tuttu onu, yaşadıklarını anlatmasını istedi. Önce direndi, sonra pes edip anlattı kadıncağız.</para>
<para>“Bu kediyi çok severdim” diye başladı. “Bir erkek kardeşimmiş gibi severdim onu. O zamanlar çok gençtim, yalnız yaşıyor, terzilik yapıyordum. Ondan, Mouton’dan başka kimsem yoktu. Bana kiracılardan biri vermişti onu. Bir çocuk gibi akıllı ve nazikti. Tapardı bana, sayın bayan, nasıl düşkündü bana anlatamam. Bütün gün kucağımdan inmez, mırlayıp dururdu. Geceleri de yastığımı paylaşırdı; kalp atışlarını duyardım.</para>
<para>“Biriyle tanıştım; ev eşyaları satan bir mağazada çalışıyordu. Çok iyi bir gençti. İlişkimiz üç ay kadar arkadaşlıktan öte geçmedi. Ama sonra nasıl olur bilirsiniz; herkesin başına gelebilir bu. Aslında sevmeye de başlamıştım onu. Çok iyi biriydi, çok. Birlikte yaşamamızı önerdi. Böylece kazançlarımızla birbirimize destek olacaktık. Sonunda bir akşam odama gelmesine izin verdim. Henüz kesin bir karar vermemiştim. Fakat bir saat birlikte olmaktan ne çıkar diye düşünmüştüm. Hoşuma gitmişti böyle düşünmek. Önce çok iyi davrandı; öyle güzel şeyler söyledi ki kalbim küt küt atıyordu heyecandan. Sonra, madam, sonra öptü beni. Âşık birinin sevdiceğini öptüğü gibi öptü. Gözlerim kapalı, mutluluktan uçarcasına hareketsiz kalmıştım. Fakat birden adamın olduğu yerden fırladığını duyumsadım; aynı anda korkunç bir çığlık atmıştı. Hiç unutmam o çığlığı. Gözlerimi açtığımda Mouton’un adamın yüzüne atlamış olduğunu gördüm. Pençeleriyle bir kumaşı yırtar gibi adamın yüzünü tırmalıyordu. Kan vardı, madam, adamın yüzünden yağmur damlaları gibi kan süzülüyordu.</para>
<para>“Kediyi çekip almaya çalıştım, fakat yapışmış, tırmalayıp duruyordu. Elimi ısırdı, çıldırmış gibiydi. Sonunda yakaladım ve pencereden dışarı attım onu. Mevsim yazdı, pencere açıktı. Zavallı dostumun yüzünü silerken gözlerinin yaralandığını gördüm; iki gözü de gitmişti.</para>
<para>“Hastaneye götürdüm onu. Aynı yılın sonunda üzüntüsünden öldü. Yanıma alıp ona bakmak istemiştim, ama o istemedi. Olaydan sonra herhalde nefret etmişti benden.</para>
<para>“Mouton’a gelince, yere düşünce beli kırılmıştı. Kapıcı ölüsünü getirdi. Doldurttum onu; ne de olsa düşkündüm ona. Ne yaptıysa beni sevdiği için yapmıştı, öyle değil mi?”</para>
<para>Yaşlı kadın sustu; cansız hayvanı okşamaya başladı. Hayvanın gövdesi titriyordu.</para>
<para>Emma hüzünlenmişti. Yaşlı kadının ölüm öngörüsünü unutmuş ya da konuyu daha fazla kurcalamak istemiyor gibiydi. Kadına beş frank verdi, ayrıldık oradan.</para>
<para>Emma’nın kocası ertesi gün döneceğinden birkaç gün uğramadım ona. Tekrar görüştüğümüzde Misti evde yoktu. Şaşırmıştım; kedinin nerede olduğunu sordum. “Birine verdim onu” dedi, “kaygılanmıştım.”</para>
<para>Şaşkınlığım sürüyordu. “Kaygılanmak mı?” Neden?”</para>
<para>Uzun uzun öptü beni. Sonra alçak sesle yanıtladı: “Gözlerin için kaygılanmıştım, sevgilim.”</para>
</conte>