<?xml version="1.0" encoding="Windows-1254" ?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="../contes.xsl"?>
<conte>
  <entete>
    <description original="L’ordonnance"/>
    <traducteur>
      <nom>Haluk Erdemol</nom>
      <email>herdemol@yahoo.com</email>
    </traducteur>
  </entete>
<titre force="EMİR ERİ">Emir eri</titre>
<para>Subaylarla dolu mezarlık çiçeklenmiş bir tarla gibiydi. Kırmızı kepler ve pantolonlar, altın rengi rütbe şeritleri ve düğmeler, kılıçlar, kurmay subayların metal uçlu kordonları, avcı ve süvari erlerinin şerit süsleri mezarların, siyah veya beyaz haçlarının demirden, mermerden ya da ahşaptan yapılmış yürek sızlatan kollarını ölüler diyarına göçmüş insanlara açan mezarların arasından geçip duruyordu.</para>
<para>Albay Limousin’in iki gün önce yüzerken boğulan karısı az önce toprağa verilmişti.</para>
<para>Tören son bulmuş, rahipler gitmişti, ama iki subayın kollarına girerek destek verdiği Albay mezarın önünde ayakta durmayı sürdürüyor, çukurun dibindeki, genç karısının çürümeye başlamış bedenini gizleyen ahşap tabuta bakıyordu.</para>
<para>Yaşlılığa adım atmış Albay ak bıyıklı, uzun boylu zayıfça bir adamdı. Üç yıl önce bir arkadaşının, Albay Sortis’in ölümünden sonra onun yetim kızıyla evlenmişti.</para>
<para>Albaya destek veren yüzbaşı ve teğmen komutanlarını mezarın başından uzaklaştırmak isterken Albay gözyaşlarını cesurca  tutmaya çalışarak onlara direniyor, zor duyulan bir sesle “Hayır, bırakın biraz daha kalayım,” diye mırıldanıyordu. Orada, kendisine dipsizmiş gibi gelen çukurun,  bu dünyada kendine kalan her şeyin, kalbinin ve yaşamının gömülü olduğu bu derin uçurumun kenarında bacakları titreyerek dikilmeyi inatla sürdürüyordu.</para>
<para>Birden yanında beliren General Ormont Albay’ı kolundan tutup “Haydi, eski dost, gidelim, burada daha fazla kalmanın gereği yok,” diyerek neredeyse zorla sürüklemeye başladı onu. Albay da bu sözlere boyun eğip evine döndü.</para>
<para>Çalışma odasının kapısını açtığında masasının üzerinde bir mektup olduğunu gördü. Zarfı eline alınca şaşkınlık ve heyecandan bayılır gibi oldu. Karısının el yazısını tanımıştı. Zarfın üzerinde o günün tarihini taşıyan bir posta pulu vardı. Açıp okumaya başladı.</para>
<sautligne/>
<sautligne/>
<para><i>“BABA,</i></para>
<sautligne/>
<para><i>Size eskiden olduğu gibi baba dememe izin verin. Bu mektubu aldığınızda ben ölmüş ve toprağa girmiş olacağım. Belki o zaman bağışlarsınız beni.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Sizi duygusallığa sürüklemek veya yaptığım hatayı yumuşatmaya çalışmak istemiyorum. Bir saat içinde kendini öldürecek olan bir kadının tüm içtenliğiyle baştan sona bütün gerçeği, yalnızca gerçeği anlatmak istiyorum size.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Büyük bir cömertlik gösterip benimle evlendiğinizde kendimi gönül borcuyla size adamış ve küçük bir kızın kalbiyle sevmiştim sizi, neredeyse babam kadar. Bir gün dizlerinizde otururken beni kucakladığınızda kendimi tutamayıp ‘Baba’ demiştim size. Kalbimin derinliklerinden içgüdüsel olarak gelen bir çığlıktı bu sözcük. Gerçekten bir babaydınız benim için, başka bir şey değil. O zaman gülmüş ve ‘Bana hep böyle de yavrum, bu çok hoşuma gider’ demiştiniz. </i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Bu kente geldik ve – bağışlayın beni babacığım – ben birine âşık oldum. Uzun zaman direndim, hemen hemen iki yıl, evet doğru okuyorsunuz, iki yıl, ama sonunda direncim kırıldı. Utanç kaynağı bir kadın oldum; kendini yitirmiş bir kadın. </i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Ya o adam? Kim olduğunu bilemezsiniz. Bu konuda kafam rahat, çünkü sürekli çevremde ve yanımda olan on iki subay vardı. Siz ‘ on iki  takımyıldızım’ derdiniz onlar için. </i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Babacığım, onun kim olduğunu bulmaya çalışmayın ve ondan nefret etmeyin. Onun yerinde kim olsa aynı şeyi yapardı ve üstelik beni tüm kalbiyle sevdiğinden de eminim.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Dinleyin: Bir gün Bécasses adasında buluşmak üzere sözleşmiştik. Değirmenin az ötesindeki küçük adayı bilirsiniz. Ben adaya yüzerek gidecektim, o da beni çalılıkların arasında bekleyecek ve adadan ayrılırken kimseye görünmemek için akşama dek adada kalacaktı. Tam onun yanına vardığımda çalılıkların arasından emir eriniz Philippe çıkıverdi. Baskın yapmıştı bize. Her şeyin bittiğini anladım, çığlığımı zor tuttum. Fakat âşığım nazikçe ‘Siz yüzmeye gidin, sevgilim,’ dedi bana, “beni bu adamla yalnız bırakın.”</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Oradan ayrıldım; o kadar heyecanlanmıştım ki dönerken az daha boğuluyordum. Başıma korkunç bir şeyin geleceği beklentisi içinde evinize geldim.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Bir saat sonra salonun girişinde Philippe ile karşılaştım. Alçak bir sesle ‘Ham’fendinin emrindeyim,’ dedi, ‘bana vereceği bir mektup var mı?’ O zaman anladım ki âşığım adamı satın almıştı.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Sonra götürmesi için bütün mektuplarımı verdim ona. O da bana âşığımın yanıtlarını taşıyan mektupları getiriyordu. Bu durum iki ay kadar sürdü. Ona güveniyorduk, sizin de ona güvendiğiniz gibi.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Oysa olanlar oldu babacığım. O gün yine yüzerek fakat bu kez yalnız geldiğim adada emir erinizle karşılaştım. Adam beni bekliyordu. Arzularına boyun eğmezsem bizi ele vereceğini ve elindeki, bizden çaldığı mektupları size teslim edeceğini söyledi.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Ah, baba, babacığım! O kadar korkmuştum ki! Elimi ayağımı boşaltan iğrenç bir korkuydu bu. Özellikle sizden korkuyordum; onca iyiliğinizi gördüğüm ve aldattığım sizden. Sevgilim için de korkuyordum; öldürürdünüz onu, belki kendim için de korkmuştum, hangisi bilmiyorum. Çılgına dönmüş, umutsuzluğa kapılmıştım. O alçak adamı bir kez daha satın alabileceğimi sandım. Utanca boğulmuştum.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Biz kadınlar o kadar zayıfız ki sizden daha kolay yitiriyoruz aklımızı. Bir kez düştük mü, gittikçe dibe, daha dibe batıyoruz. Ne yaptığımı biliyor muydum? İkinizden biri ve ben ölecektim; aklıma gelen tek şey buydu. Ve o hayvan herife teslim oldum.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Görüyorsunuz baba, bağışlamanıza sığınmaya çalışmıyorum.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Sonra.. sonra .. olacağını tahmin etmem gereken şeyler oldu peşpeşe. Her istediğinde sahip oldu bana. Diğeri gibi o da benim âşığım oldu, her gün. Ne iğrenç, değil mi? Peki ya bunun cezası ne olacaktı, baba?</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Söylemiştim, ölmem gerekiyordu. Yaşarken böyle bir suçu size itiraf edemezdim. Oysa ölüyken her şeyi göze alabilirim. Ölmekten başka bir şey gelmezdi elimden. O kadar lekelenmiştim ki başka hiçbir şey  arındıramazdı beni. Artık ne sevebilir ne de sevilebilirdim. Kime, neye elimi uzattıysam hepsini kirletiyormuşum gibi geliyordu bana.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Biraz sonra suya girecek ve bir daha geri dönmeyeceğim.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Size yazdığım bu mektup sevgilime gidecek. O ben öldükten sonra mektubu alacak ve hiçbir şey anlamadan, son isteğim olarak elinize ulaşmasını sağlayacak. Siz de mezarlıktan döndükten sonra okuyacaksınız mektubumu.</i></para>
<sautligne/>
<para><i>“Elveda baba, artık size söylecek bir şeyim kalmadı. Ne isterseniz onu yapın ve beni bağışlayın.”</i></para>
<sautligne/>
<para>Albay terden sırılsıklam olmuş alnını kuruladı. Soğukkanlılığı, cephe günlerinin serin kanlılığı geri gelmişti birden. Zili çaldı. Bir hizmetçi göründü.</para>
<para>“Philippe’i gönderin bana,” derken masasının çekmecesini araladı.</para>
<para>Az sonra kızıl bıyıklı, küstah tavırlı ve gözlerinden sinsilik akan iri yarı bir asker girdi içeri.</para>
<para>Albay adamın gözlerinin içine baktı dimdik.</para>
<para>“Bana karımın âşığının ismini söyleyeceksin.”</para>
<para>“Ama albayım...”</para>
<para>Albay aralık çekmeceden tabancasını çıkardı.</para>
<para>“Çabuk ol! Bilirsin şakam yoktur.”</para>
<para>“Peki albayım, söyleyeceğim; yüzbaşı Saint-Albert.”</para>
<para>Bu isim adamın ağzından çıkar çıkmaz bir alev yaktı gözlerini. Alnının ortasına yediği bir kurşunla yüzüstü devrildi.</para>
</conte>