<?xml version="1.0" encoding="Windows-1254" ?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="../contes.xsl"?>
<conte>
  <entete>
    <description original="Mademoiselle Perle"/>
    <traducteur>
      <nom>Haluk Erdemol</nom>
      <email>herdemol@yahoo.com</email>
    </traducteur>
  </entete>
<titre force="MATMAZEL İNCİ">Matmazel İnci</titre>
<section indice="I"/>
<para>O akşam Matmazel İnci’yi kraliçe seçerken ne  garip bir fikre kapılmışım.</para>
<para>Her yıl On İkinci Gece<note>1</note>’yi  yaşlı dostum Chantal’ın evinde kutlarım. Onun en yakın dostu olan babam çocukluğumda beni oraya götürürdü. Ben de bu geleneği sürdürdüm. Ömrüm yettiğince ve bu dünyada bir Chantal bulunduğu sürece de sürdürmeye kararlıyım.</para>
<para>Chantal ailesinin insana tuhaf gelebilecek bir yaşamları vardır. Paris’te otururlar, fakat taşradalarmış gibi yaşarlar orada. </para>
<para>Gözlem Evi’nin yakınlarında küçük bir bahçesi olan bir evde otururlar. Paris umurlarında değildir, kentin hiçbir şeyini merak etmezler, öylesine uzaktırlar ondan. Yine de zaman gelir, kente küçük bir yolculuk yapılır. Aile içinde söylendiği gibi Bayan Chantal’in evin kilerine erzak yığınağı yapma yolculuğudur bu. Bakın nasıl gerçekleşir bu olay: </para>
<para>Önce mutfak dolaplarının anahtarlarından sorumlu olan Matmazel İnci şekerin bitmek üzere olduğunu, konservelerin tükendiğini ve kahve torbasının dibine inildiğini çamaşır dolaplarının anahtarlarını kendi taşıyan Bayan Chantal’a haber verir. Böylece açlık tehlikesine karşı dikkati çekilen Bayan </para>
<para>Chantal bir deftere not alarak her şeyi gözden geçirir, sayılarla boğuşarak hesaplamalar yaptıktan sonra Matmazel İnci’yle uzun uzun görüşür. Sonunda anlaşmaya varılır ve her bir erzak türünden üç ay yetecek ne kadar satın alınacağına karar verilir. Şeker, pirinç, erik kurusu, kahve, reçel ve konserveler; bezelye, fasulye, ıstakoz, tuzlanmış veya tütsülenmiş balık vs, vs.</para>
<para>Bütün bu hazırlıklardan sonra sıra alışveriş gününü saptamaya gelir; o gün gelince de tepesinde parmaklıklı yük taşıma yeri olan bir araba çağrılarak kentin yeni kesiminde, nehrin karşı yakasındaki büyük bir mağazanın yolu tutulur.</para>
<para>Bayan Chantal ile Matmazel İnci bu yolculuğu kendi aralarında, bir tür gizem içinde yaparlar. Döndüklerinde akşam yemeği vakti gelmiştir. İki kadın yorgun argın, alışverişin heyecanını ve tepesindeki paketler ve torbalarla bir yük arabasını andıran arabanın sarsıntılarını üzerlerinden atamadan eve girerler.</para>
<para>Chantal’lere göre Seine’in karşı kıyısında yer alan Paris’in yeni kesimi günlerini çarçur edip gecelerini eğlence içinde geçiren, özsaygı fakiri, paralarını pencerelerden savuran garip ve gürültücü insanların oturduğu yerlerdir. Yine de, arada sırada evin genç kızları tiyatroya veya operaya götürülür, kuşkusuz oyun Bay Chantal’in okuyucusu olduğu gazetede iyi bir eleştiri almışsa.</para>
<para>Şimdi on yedi ve on dokuz yaşlarını süren bu uzun boylu, güzel, taze Chantal kızları çok iyi yetiştirilmiştir. Öyle ki güzel iki taş bebeğe bakar gibi olursunuz. Bu kızlardan birine özel bir ilgi göstermek, hele kur yapmak aklınızın köşesinden bile geçmez. Öyle duru, temiz ve kusursuzdurlar ki insan onların karşısında bir çift laf etmek cesaretini bulamaz kendinde; selam vermekle saygısızlık edeceği duygusuna kapılır.</para>
<para>Babalarına gelince, Bay Chantal iyi eğitim görmüş içtenlikli ve kibar bir adamdır, fakat dinginliği her şeyin üstünde tuttuğundan kendi keyfince sessiz sedasız yaşamak uğruna ailesinin dört duvar arasında durgun bir yaşam sürmesine neden olmuştur. Çok okur, konuşmayı sever ve kolay duygusallaşır. Sosyalleşmeden ve dünyayla dirsek temasından yoksun kalması onun derisini, tinsel derisini çok ince ve duyarlı yapmıştır. En küçük bir olay heyecanlandırır ve üzer onu. </para>
<para>Sınırlı sayıda da olsa Chantal’lerin çevrede görüştükleri aileler vardır; iyi seçilmiş tanışıklıklardır bunlar. Bir de yılda iki üç kez Paris’ten uzakta oturan akrabalarını ziyaret ederler.</para>
<para>Bana gelince, 15 Ağustos’un ve On İkinci Gece’nin yemeklerinde onların konuğu olurum. Katoliklerin Paskalya Ayini’ne katılmak gibi görev bildikleri görevlerimden biridir bu. 15 Ağustos’ta birkaç dost çağırırlar, fakat On İkinci Gece’de yemekteki tek yabancı ben olurum.</para>
<section indice="II"/>
<para>İşte, önceki yıllarda yaptığım gibi bu yıl da On İkinci Gece’nin akşam yemeği için Chantal’lere konuk oldum.</para>
<para>Alışkanlık edindiğim üzere Bay ve Bayan Chantal ile Matmazel İnci’yi kucakladım, evin genç kızları Pauline ile Louise’de okkalı birer selam çaktım. Hepsi bir sürü soru sordu bana. Kentten haberler, siyaset, meclisteki temsilcilerimiz, Tonkin<note>2</note> konusunda halkın ne düşündüğü vs. Bütün görüşleri </para>
<para>bana inşaatlarda kullanılan dört köşe, yontulmuş taşları anımsatan şişman Bayan Chantal siyasete ilişkin her tartışmanın sonunda düşüncelerini şu sözlerle noktalamayı alışkanlık haline getirmişti: “Bütün bunlar geleceğe hayrı dokunmayacak kötü tohumlardan ibarettir.” Kadının düşüncelerinin bana neden dört köşeli geldiğini bilmiyorum, fakat söylediği her şey belleğimde öyle biçimleniyor, dört eşkenarıyla büyük bir kare. Düşünceleri bana hep yuvarlak ve dönen çemberler gibi gelen insanlar da var. Herhangi bir konuda söze başladılar mı irili ufaklı on, yirmi, elli çemberimsi düşüncenin birbiri ardına yuvarlanarak ufka doğru koşuşturduklarını görürüm. Bazı insanların düşünceleri de sivri ve çıkıntılıdır; neyse bunlar pek önemli değil.</para>
<para>Her zamanki gibi sofraya oturduk ve akılda kalacak bir şey konuşmadan ana yemeğin sonuna geldik. Tatlı olarak Kralların Pastası<note>3</note> getirildi masaya. Her yıl Bay Chantal kral olurdu. Yinelenen bir rastlantı mıydı, yoksa aile içinde varılan bir anlaşma sonucu mu oluyordu bilmiyorum, nedense önüne gelen pasta diliminin içinde hep o bulurdu baklayı ve hemen Bayan Chantal’i kraliçe ilan ederdi. Bu nedenle tabağımdaki  dilimden ağzıma attığım parçada neredeyse dişimi kıracak sert bir şey çıktığında çok şaşırdım. Ağzımdan çıkarıp baktığımda bunun fasulye büyüklüğünde porselen bir bebek olduğunu gördüm. Şaşkınlıkla bir ‘Ah!’ çıkıverdi ağzımdam. Herkes bana baktı, Bay Chantal ellerini çırparak “Gaston’a çıktı” diye bağırdı; “Yaşasın kral! Yaşasın kral!” </para>
<para>Hepsi aynı nakaratı tekrarladı. Ben de böyle durumlarda insanın başına geldiği gibi kulaklarıma dek kızardım. Parmaklarımın ucunda o küçük porselen parçası, tabağıma bakarken ne söylemem gerektiğini bilemeden kendimi gülümsemeye zorluyordum. Derken Bay Chantal bir kez daha haykırdı: “Şimdi bir kraliçe seçmek gerekiyor!”</para>
<para>Beynimden vurulmuş gibi oldum. Bir saniye içinde binlerce düşünce ve olasılık geçti aklımdan. Chantal kızlarından birini seçeceğimi bekliyor olabilirler miydi? Hangisini yeğlediğimi bana söyletmek için bir oyun mu tezgâhlanıyordu? Yoksa olası bir evliliğe doğru ana-babaların yaptığı hafif, belli belirsiz bir yönlendirme miydi? Kızları ergenliğe erişmiş bütün evlerde evlilik düşüncesi her türlü biçim ve kılıkta dolanır durur, her kaçamağı kullanır. Acaba bir hataya mı düşüyorum diye korkuya kapıldım, öte yandan evin kızlarının o inadına doğrucu ve tutucu davranışları karşısında bir çekingenliktir sardı beni. İkisinden birini seçmek, yani birini öbürüne yeğ tutmak iki su damlası arasında seçim yapmak gibi geliyordu bana. Üstelik hiç istemediğim halde bu saçma krallık rolünü oynarken kendimi yavaş yavaş evlilik bağlarına sürükleyen bir maceraya atılmak canımı sıkıyordu.</para>
<para>Birden aklıma esti, elimdeki simgesel bebeği Matmazel İnci’ye uzatıverdim. Önce herkes şaşırdı, sonra hiç kuşkusuz kibarlığımı ve ölçülülüğümü takdir etmiş olacaklar ki çılgınca alkışlayarak “Yaşasın kraliçe” diye bağırmaya başladılar.</para>
<para>Matmazel İnci’ye gelince, zavallı geçkin kız öyle şaşırmıştı ki nasıl davranacağını bilemeden titriyor ve “Hayır, olmaz, lütfen, hayır, ben olmayayım, rica ediyorum” diye kekeliyordu.</para>
<para>O anda yaşamımda ilk kez Matmazel İnci’ye dikkatle baktım ve onun kişiliğini sorguladım belleğimde.</para>
<para>Onu bu evde, insanın çocukluktan beri üzerinde oturduğu halde dikkatini çekmeyen eski, kumaş kaplı koltuklara baktığı gözlerle görmeğe alışmıştım. Günün birinde koltuğa bir tutam gün ışığı düştüğünde bilinmez bir nedenle birden ‘Ne güzel koltukmuş bu’ dersiniz; ağaç işlemesinin iyi bir ustanın elinden çıktığının, kumaşının da güzel olduğunun ayırdına varırsınız. Ben Matmazel İnci’ye hiç dikkatli gözlerle bakmamıştım.</para>
<para>O Chantal ailesinin bir üyesiydi, işte o kadar. Fakat nasıl? Hangi üyelik sanıyla? Arka planda kalmaya özen gösteren ince yapılı, uzun boylu bir kadındı. Ailede belli bir yeri vardı. Bir akraba gibi değilse de bir hizmetçiden daha iyi, dostça davranılıyordu ona. Daha önce dikkatimi çekmemiş olan bazı şeylerin şimdi ayırdına varıyordum. Bayan Chantal ‘İnci’ diyordu ona, genç kızlar ‘Matmazel İnci’, Bay Chantal ise sanki biraz saygı havası katarak sadece ‘Matmazel’ diyordu.</para>
<para>Bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Kaç yaşındaydı, kırk mı? Evet, kırk. Yaşlı değildi o; kendini olduğundan daha yaşlı göstermek istiyor gibiydi. Yaptığım bu gözlem birden çarpıcı geldi bana. İnsana gülünç gelebilecek hiçbir yanı olmamasına, doğal ve gizemli bir hoşluk sergileyen bir görünüme sahip olmasına karşın giyinişinde, saçının yapılışında gülünesi bir şeyler vardı. Kısaca tuhaf bir kadındı. Onu evvelce neden daha iyi gözlemlemediğime hayıflandım. Yer yer kırlaşmaya başlamış saçlarını yaşlı kızlara özgü küçük buklelerle tuhaf ve gülünç bir biçimde toplamıştı. Onların hemen altında yılların oluşturduğu iki derin çizgiyle bölünmüş geniş bir alın ve iki mavi göz yer alıyordu, iri, sevecen, çekingen, utangaç, bir genç kızın çevresini ilgiyle süzen saf ve duygulu bakışlarını yansıtan hüzünlü, fakat o bakışları bulandırmayan gözler. </para>
<para>Bütünüyle ince yüz hatlarıyla örülü, hoş bir yüze sahipti. Değerinin karşılığını alamadan sönmeye yüz tutmuş veya yaşamın getirdiği yorgunluklar ve büyük duygu dalgalarıyla solmaya durmuş bir yüzdü bu. Dudakları ne güzeldi! Ya dişleri! Fakat o gülümsemeye cesareti yokmuş izlenimi veriyordu.</para>
<para>Birden aklıma esti, onu Bayan Chantal ile karşılaştırdım. Hiç kuşkusuz Matmazel İnci daha iyiydi ondan, yüz kez daha üstün, daha hoş, daha saygın.</para>
<para>Gözlemlerime kendim de şaşmıştım. Şampanya ikramı başlamıştı. Kadehimle kraliçeye doğru döndüm ve ortama uygun sözlerle onun sağlığına kadeh kaldırdım. Yüzünü peçetesiyle gizlemeye çalıştı. Dudakları şampanyaya değer değmez herkes bağırdı: “Kraliçe içiyor! Kraliçe içiyor! O anda kadının yüzü kızardı, tıkanır gibi oldu. Herkes gülüyordu. Evde onu çok sevdiklerini görebiliyordum. </para>
<section indice="III"/>
<para>Masadan kalkılır kalkılmaz Bay Chantal koluma girdi. Onun kutsal vakti gelmişti: Purosunu tüttürmek. Yalnız olduğunda sokağa çıkar, orada içerdi purosunu. Yemekte konuklar varsa, onları bilardo odasına götürür, oynarken tüttürürdü. O akşam On İkinci Gece’nin şerefine o odadaki şömineyi de yakmışlardı. Yaşlı dostum istekasını aldı ve ucunu özenle tebeşirledikten sonra “Haydi oğlum” dedi bana, “başla bakalım.”</para>
<para>Yirmi beş yaşımda olmama karşın beni küçüklüğümden beri bildiği için “Oğlum” derdi bana.</para>
<para>Oyuna başladım; birkaç el iyi atış yaptım, birkaçını da ıskaladım. Fakat Matmazel İnci’ye ilişkin düşünceler belleğimde dolanıp durduğu için birden sordum:</para>
<para>“Söylesenize, Bay Chantal, Matmazel İnci akrabanız mı?”</para>
<para>Çok şaşırdı; oyunu bıraktı, bana dönüp baktı. “Ne! Bilmiyor musun? Onun hikâyesini duymadın mı?”</para>
<para>“Hayır.”</para>
<para>“Baban hiç anlatmadı mı sana?”</para>
<para>“Hayır.”</para>
<para>“Bak hele, bu çok tuhaf gerçekten! Onun hikâyesi bir serüvendir yahu!”</para>
<para>Bay Chantal duraksadı.“Bunu bugün, On İkinci Gece’de sorman da çok garip oldu doğrusu.”</para>
<para>“Neden?”</para>
<para>“Neden mi! Dinle: kırk bir yıl önce bugün, yükseltileri  duvarlarla desteklenmiş Rouy-leTors’da, tabyaların üzerinde oturuyorduk. Fakat daha iyi anlaman için sana ev hakkında bilgi vermem gerekiyor. Rouy kasabası göz alabildiğine uzanan bir çayırlığa bakan bir tepeceğin üzerine kurulmuştur. Orada, eski istinat duvarlarıyla desteklendiği için biraz yüksekte kalmış asma bahçesiyle güzel bir evimiz vardı. Öyle ki, ev kasabanın içinde kalıyordu, ama bahçesi o engin çayırlığa bakıyordu. Bahçenin çayırlığa açılan bir kapısı vardı. Bu kapıya kalın duvarın içine gizlenmiş gibi duran bir merdivenle inilirdi, tıpkı romanlarda rastlanan türden. Kocaman bir çanı bulunan bu bahçe kapısının önünden bir patika geçerdi. Erzak teslim etmeye gelen köylüler diğer tarafa dolanmaya gerek kalmadan bu girişi kullanırlardı.</para>
<para>“Yerin ve evin durumunu anladın değil mi? O yılın yortu gününde bir haftadır kar yağıyordu.Dünyanın sonu gelmişti sanki. Çayırlığa bakmak için tabyalara gittiğimizde cilalanmış gibi görünen engin, donmuş kırsal içimizi titretiyordu. Tanrı eski dünyaların ambarına göndermek için yerküreyi paketlemiş gibiydi. Ortalık çok iç karartıcıydı.</para>
<para>“O zamanlar ailemiz kalabalıktı. Babam, annem, amcam, teyzem, iki ağabeyim ve dört kuzenim, yani amcamın kızları. Güzel kızlardı, ben en küçükleriyle evlendim. O kalabalık aileden bugün üç kişi kaldık; ben, eşim ve Marsilya’daki baldızım. Tanrım! Ailemiz nasıl da yaprak dökümüne uğramış! Aklıma geldikçe titriyorum. O zaman on beş yaşındaydım, şimdi elli altı.</para>
<para>“Yortu’yu kutluyorduk; hepimiz çok mutluyduk. Salonda toplanmış, sofraya oturmayı bekliyorduk. En büyük ağabeyim Jacques “Köpeğin biri on dakikadır çayırlıkta uluyup duruyor” dedi, “zavallı hayvan, kayboldu herhalde.” Sözünü yeni bitirmişti ki bahçe kapısının çanı çalındı. O çanın sesi insana ölümü çağrıştıran kilise çanlarının derinden gelen yankılı sesine benzerdi. Sırtımızdan ürpertiler geçti. Babam hizmetçiyi dışarıya bakmaya gönderdi. Hepimiz tam bir sessizlik içinde bekliyor, her yeri kaplayan karı düşünüyorduk. Hizmetçi döndüğünde hiçbir şey görmediğini söyledi. Bu arada köpek aralıksız ulumasını sürdürüyordu. Sesi hep aynı yönden geliyordu. </para>
<para>“Sofraya oturduk, ama hepimiz, özellikle gençler tedirginlik içindeydik. Fırında et yemeği tabaklarımıza dağıtılana dek her şey yolundaydı, sonra çan tekrar çaldı, üç kez, ağır ağır, uzun uzun çaldı, konuşmamızı böldü. Çatallar elimizde, soluklarımızı tutmuş, çanın titreşimlerini parmaklarımızın ucunda duyumsayarak doğaüstü bir varlığın korkusuna kapılmışcasına birbirimize bakıyorduk. </para>
<para>“Annem ‘Her kimse geri gelmek için bu kadar beklemesi garip’ dedi. Sonra hizmetçiye seslendi. ‘Yalnız gitme, Baptiste, beylerden biri seninle gelsin.’</para>
<para>“Amcam François kalktı. Herkül gibi iri yarı, gücüne güvenen, hiçbir şeyden korkmayan bir adamdı. Babam ‘Tüfek al yanına’ dedi ona, ‘ne olacağı bilinmez.’ Fakat amcam sadece bir sopa aldı, hizmetçi ile birlikte çıktılar. </para>
<para>“Biz içerdekiler yemeden ve konuşmadan korku ve merak içinde oturup bekledik. Babam bizi rahatlatmaya çalışıyordu. ‘Hele bekleyin ve görün’ dedi, ‘bu ya bir dilencidir ya da karda yolunu yitirmiş bir yolcu. Bir kez çaldıktan sonra kapının açılmadığını görünce dönüp tekrar yolunu bulmaya çalışmış, bulamayınca bir kez daha gelmiş olmalı.’</para>
<para>“Amcamın dönüşünü beklemek bir saat gibi uzun geldi bize. Sonunda döndü, ama öfkeliydi, sövgüler yağdırıyordu. ‘Hiçbir şey yok ortada’ dedi, ‘her kimse şakacının biri herhalde. Duvardan yüz metre ilerde uluyan o köpekten başka bir şey yok. Yanımda tüfek olsaydı sussun diye gebertirdim onu.’</para>
<para>“Tekrar yemeğe döndük, fakat tedirginlik sürüyordu. Yaşadığımız bu anların son bulmadığını duyumsuyor, bir şeylerin olmasını, çanın tekrar çalmasını bekliyorduk. </para>
<para>“Ve çan çaldı, hem de tam Kralların Pastası kesilirken. Erkeklerin hepsi ayağa fırladı. Şampanyasını içmekte olan amcam François öyle öfkelendi ki sövgülerini sürdürürken bir yandan da bunu yapan her kimse onu öldüreceğini haykırıp duruyordu. Annem ve teyzem üzerine atılıp zor tuttular onu. Babam durgun yaradılışına ve attan düşme sonucu bacağını kırdığından bu yana ayağını sürümesine karşın öne çıkıp olan biteni anlamak için dışarı çıkacağını söyledi. On sekiz ve yirmi yaşlarındaki ağabeylerim tüfeklerini almak için koşuşturdular. Ben hiç kimsenin dikkatini çekmediğimden gidip ufak bir bahçe tüfeği aldım ve dışarı çıkan gruba katılmaya hazırlandım. </para>
<para>“Dışarı çıkacaklar hemen işe koyuldu. Babam ve amcam feneri taşıyan Baptiste ile birlikte önden gidiyor, ağabeylerim Jacques ile Paul onları izliyor, en arkadan da ben geliyordum, kız kardeşi ve kuzenlerimle birlikte kapı eşiğinde duran annemin yalvarmalarına aldırmadan.</para>
<para>“Kar tekrar başlamıştı, bir saattir yağıyordu. Ağaçlar yüklüydü. Çamlar bu beyaz ve ağır giysinin altında bel veriyor ve beyaz piramitleri veya kocaman şeker toplarını andırıyordu. Daha cılız ağaçlar ise kar serpintisi arasında gölge gibi kalıyor, zor seçiliyordu. Kar yağışının yoğunluğu yüzünden on adım ötemizi zor görüyorduk. Buna karşın fener epey ışık saçıyordu önümüze. Bahçe kapısına inen merdiveni adımlamaya başladığımızda bir korku çöktü içime. Arkamdan biri geliyormuş da beni omuzlarımdan yakalayıp kaçıracakmış gibi bir duyguya kapıldım. Eve dönmek istedim, ama bahçeyi tek başıma geçmek zorunda kalacağımdan buna cesaret edemedim. Bu arada çayırlığa açılan kapının açıldığını duydum ve amcamın sövgülerini. ‘Lanet herif, yine kaçtı! Gölgesini görsem enselemek işten değildi!’</para>
<para>“Önümüzde uzanan o engin çayırlığı görmek, hayır, görmek değil, onun orada olduğunu duyumsamak insanın içini karartıyordu. Çünkü sağda, solda, önde, yukarıda, aşağıda, her tarafta uçsuz bucaksız bir kar örtüsünden başka bir şey yoktu. Amcam ‘Dinleyin’ dedi, ‘yine o köpek uluyor; gidip nasıl tüfek atılırmış göstereyim ona, hiç olmazsa bir iş yapmış oluruz.’</para>
<para>“Fakat babam, benim yufka yürekli, sevecen babam ‘Açlıktan uluyan o zavallı hayvanı arayıp bulsak daha iyi olur’ dedi, ‘zavallının sesi güç durumdaki bir insanın yardım çağrısına benziyor. Haydi, gidip bulalım onu.’</para>
<para>“İşte böyle, aralıksız yağan karın havayı ve geceyi dolduran, uçuşan, derimize yapıştığında ateş değmiş gibi bir acı veren tanelerinin oluşturduğu perdenin, o köpüksü sisin içinden geçerek yola koyulduk. Bu yumuşak ve soğuk yığına dizlerimize kadar gömülerek ilerlerken adım atmak için ayaklarımızı epey yukarı kaldırmak gerekiyordu. İlerledikçe köpeğin sesi daha yakından ve daha güçlü gelmeye başlamıştı. Sonunda amcam haykırdı: ‘İşte burada!’ Durup baktık; gecenin ortasında bir düşmanla karşılaşmış gibiydik.</para>
<para>“Ben hiçbir şey göremediğimden öndekilerin yanına gidip baktım. Fenerden karlara vuran ışık şeridinin ucunda uzun tüyleri, kurda benzer kafasıyla ürkünç görünümlü iri ve kapkara bir çoban köpeği dikiliyordu. Düşlerden çıkıp gelmiş gibiydi. Susmuştu, kıpırdamadan bize bakıyordu.</para>
<para>“ ‘Çok tuhaf’ dedi amcam, ‘ne atılıyor, ne de geriliyor. Şunun kafasına bir el sıkmak geliyor içimden.’ </para>
<para>“Babam sert bir sesle ‘Hayır’ diye yanıtladı onu, ‘yakalasak daha iyi olur.’</para>
<para>“O sırada ağabeyim Jacques bir şey görmüş gibi ‘Köpek yalnız değil’ diye söze karıştı, ‘yanında bir şey var.’</para>
<para>“Gerçekten hayvanın arkasında ne olduğu belirsiz bir karaltı vardı. Dikkatle ona doğru yürümeğe başladık. Yaklaştığımızı görünce köpek arka ayaklarının üzerine çöktü. Tavrı düşmanca değildi, daha çok insanların dikkatini çekmeyi başarmış olmanın hoşnutluğu vardı gözlerinde. </para>
<para>“Babam hiç çekinmeden yanına gidip okşadı onu; köpek de onun elini yaladı. Hayvanın küçük bir arabanın tekerleğine bağlı olduğunu gördük. Oyuncak araba gibi bir şeydi bu; üç dört kat yün örtüyle sarılıydı. Örtüleri dikkatle kaldırdık. Baptiste elindeki feneri bu tekerlekli barınak benzeri kutunun ağız kısmına tuttuğunda ne gördük dersin? Mışıl mışıl uyuyan bir bebek.</para>
<para>“Öyle şaşırmıştık ki bir süre suspus kaldık. Aramızda kendini ilk toparlayan babam oldu. Sevecenlikle şişmiş ve biraz çoşkuya kapılmış yüreğiyle elini arabacığın üzerine bastırarak ‘Zavallı yavru’ dedi, ‘seni yuvandan atmışlar, ama artık bizden birisin sen.’ Sonra ağabeyim Jacques’a arabayı çeke çeke önden gitmesini söyledi.. Babam yüksek sesle sürdürdü sözlerini: ‘Bir aşk çocuğu bu; zavallı annesi bu On İkinci Gece’de bebek İsa’nın anısına kapımı çalmış.’ Sustu ve az sonra ciğerlerinin tüm gücüyle dört yöne doğru dört kez bağırdı: ‘Onu bulduk! Arkasından elini amcamın omzuna koyarak mırıldandı: ‘Ya köpeği vursaydın, François?’ </para>
<para>Amcam sesini çıkarmadı, fakat ışığın gölgede bıraktığı tarafa dönerek gösterişli el hareketleriyle haç çıkardı. Ateşli davranışları olsa da dindar bir adamdı.  </para>
<para>“İpi çözülen köpek peşimizden geliyordu. </para>
<para>“Eve dönüşümüz görülecek bir manzaraydı doğrusu. Arabacığı duvardaki merdivenden çıkarmakta zorlansak da ite ite hole kadar sürdük onu. Annem mutlu ve şaşkın tavırlarıyla gülünesi hareketler yapıyordu. Dört küçük kuzenim – en küçükleri altı yaşındaydı – bir yuvanın çevresinde dönen dört kuşa benziyordu. Sonunda bebeği arabacıktan çıkardık, hâlâ uyuyordu. Altı haftalık kadar bir kız bebekti. Kundağına iliştirilmiş bir kesede on bin altın frank vardı. Babam sonra çeyizi olsun diye bankaya yatırmıştı o parayı. Anlaşıldığı üzere bu çocuk yoksul bir aileden gelmiyordu. Belki de soylu bir beyefendiyle kentli bir kadının çocuklarıydı. Bir sürü olasılık geldi aklımıza, ama hiçbir sonuca varamadık. Köpeği tanıyan çıkmadı, civarda hiç görülmemişti. Kapımızı çalan her kimse bizi seçtiğine göre ailemizi iyi tanıyan biri olmalıydı.</para>
<para>“İşte, altı haftalık Matmazel İnci’nin Chantal ailesine katılması böyle oldu. </para>
<para>“Matmazel İnci sonradan takılan bir isimdir. Önce Marie, Simone, Claire ismiyle vaftiz edilmişti, aile içinde Claire adını verdik.</para>
<para>O gece yemek odasına gidişimiz çok hoş olmuştu. Uyanmış olan bebek kucakta, şaşkın bakan mavi gözleriyle çevresindekileri süzüyordu.</para>
<para>“Bir kez daha sofraya oturduk. Pasta kesildi. Ben kral oldum ve senin bugün yaptığın gibi Matmazel İnci’yi kraliçe seçtim. O gün kendisine verilen onursal unvanı takdir edemezdi kuşkusuz.</para>
<para>“İşte böyle, çocuk evlat edinildi ve aramızda büyüdü, yıllar geçti, serpildi. Kibar, sevecen ve itaatkârdı. Herkes seviyordu onu. Annem engel olmasaydı şımartılması işten değildi.</para>
<para>“Annem düzene ve hiyerarşiye düşkün bir kadındı. Küçük Claire’e kendi oğullarına baktığı gibi bakmayı kabullenmişti, ama onunla aramızdaki uzaklığı belirgin tutmaya ve durumun kalıcı olmasına özen gösteriyordu. Bu nedenle çocuk anlayacak yaşa geldiğinde öyküsüyle tanıştırdı onu. İncitmeden, sevecen sözcük ve tavırlarla küçük kızın belleğine Chantal ailesinin evlatlığı olduğunu, bulunup korunduğunu, fakat sonuç olarak bir yabancı olduğunu yerleştirdi.</para>
<para>“Claire bu durumu kendine özgü bir anlayış ve şaşılası seziş yetisiyle kavradı ve kendisine ayrılan yeri öyle becerikli ve duyarlı bir biçimde korudu ki ona baktığında arada bir gözleri dolardı babamın. Annem de değerbilirliğini tutkulu, fakat çekingen bir bağlılık gösterisiyle açığa vuran bu cana yakın çocuğun karşısında öyle duygulanmıştı ki ‘Kızım’ demeye başladı ona. Kızcağız ne zaman hoş ve incelikli bir şey yapsa annem duygulandığı zamanlarda yaptığı gibi gözlüklerini alnına kaldırır ve ‘Bu kız bir inci, gerçek bir inci’ derdi. İşte bu isim küçük Claire’in ismi oldu ve öyle kaldı. O artık Matmazel İnci’miz olmuştu.</para>
<section indice="IV"/>
<para>Bay Chantal sustu. Bacakları sallanır durumda bilardo masasına oturmuş, sol eliyle bir topu evirip çevirirken sağ eliyle sayı tahtasındaki yazıları silmeye yarayan bezi sıkıştırıp duruyor, yüzü biraz kızarmış, sesi boğuklaşmış, anılarına dalmış, belleğinde uyanan eski şeylerle olayların arasında yavaş yavaş ilerlerken insanın içinde büyüdüğü, her ağacın, her patikanın, her bitkinin, sivri uçlu çobanpüsküllerinin, hoş kokulu defnelerin, kızıla çalan yağlı tohumları parmakların arasında ezilen porsuk ağaçlarının her adımda geçmiş yaşamımızdan küçük bir olayı, var olmanın temelini, dokusunu oluşturan önemsiz, ama hoş yaşam kesitlerinden birini yüzeye çıkardığı eski aile bahçesinde gezinir gibi kendi kendine konuşuyordu.</para>
<para>Ben sırtımı duvara yaslamış, kullanmadığım isteka elimde, Bay Chantal’ın karşısında duruyordum.</para>
<para>Kısa bir duraksamadan sonra sürdürdü sözlerini. “Tanrım! On sekizindeyken ne güzeldi ... alımlı ... ve kusursuz. Ah! Güzeldi, çok güzel ... iyi huylu ve sevimli. Ya gözleri ... mavi ... duru ... benzerini hiç görmediğim gözleri.”</para>
<para>Yine sustu. “Neden evlenmedi?” diye sordum. Beni değil de, ‘evlenmedi’ sözcüğünü yanıtlar gibi konuştu: “Neden mi? İstemedi, istemedi işte! Otuz bin frank tutarında çeyizi vardı; birkaç evlenme teklifi de almıştı, ama istemedi. O zamanlar hüzünlü bir görünümü vardı. Tam benim kuzen Charlotte’la evlendiğim zamandı. Altı yıldır nişanlıydık onunla.”</para>
<para>Bay Chantal’a baktım. Onun içini görüyor, ruhuna sızıyormuşum gibi geldi bana. Dürüst ve saf yüreklerin yalın ve acımasız dramlarından birine, hiç kimsenin, hatta suskun ve çekinik kurbanlarının bile bilemediği açığa çıkmamış ve dile getirilmemiş o dramlardan birine tanık oluyordum. Bir merak dürtüsüyle dilimin ucundan çıkıverdi: “Onunla evlenecek erkek siz olmalıydınız Bay Chantal.”</para>
<para>Ürperdi, bana baktı ve “Ben mi?” dedi, “kiminle evlenecekmişim?”</para>
<para>“Matmazel İnci’yle.”</para>
<para>“Neden?”</para>
<para>“Çünkü kuzeninizden daha çok sevmiştiniz onu.”</para>
<para>İrileşmiş şaşkın gözlerle dik dik baktı bana. “Onu sevdim mi?” diye kekeledi. “Nasıl? Kim söyledi bunu sana?”</para>
<para>“Belli değil mi? Kuzeninizle evlenmeyi geciktirmeniz onun yüzünden olmadı mı? Oysa kuzeniniz altı yıldır bekliyordu sizi.” </para>
<para>Bay Chantal sol elinde tuttuğu topu bıraktı ve sağ elindeki silgi bezini iki eliyle birden yüzüne bastırıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Sıkılan bir sünger gibi ağlıyor ve buna gözlerinin yanı sıra burnu ve ağzı da katılıyordu. Hem acınası hem de gülünesi bir görüntü sergiliyordu. Gözlerini kuruladığı tebeşirli silgi bezine öksürür, aksırır ve sümkürürken gözyaşları yüzünün kırışıklıklarını yeniden kaplıyor ve gargara yapar gibi bir ses geliyordu gırtlağından.  Şaşırmış ve utanmıştım; oradan kaçmak istiyordum. Ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemez haldeydim.</para>
<para>Birden Bayan Chantal’in sesi yankılandı merdivenlerde: “Beyler, tüttürmeniz bitmedi mi daha?”</para>
<para>Odanın kapısını açıp “Geliyoruz madam” diye seslendim. Sonra hemen kocasının yanına gittim. Omuzlarını sarstım. “Bay Chantal, beni dinleyin, karınız çağırıyor, kendinize gelin, aşağıya inmemiz gerekiyor.”</para>
<para>“Evet, evet, geliyorum” diye kekeledi. “Zavallı kadın! Geliyorum, geliyor de ona.” Sonra iki üç yıldır tahtadaki tebeşir izlerini silmekte kullanılan o bezle yüzünü silmeye başladı. Sonuçta yarısı beyaz yarısı al bir yüz çıktı ortaya. Alnı, burnu, yanakları ve çenesi tebeşir tozuyla kaplıydı. Hâlâ dolu dolu olan gözleri kıpkırmızı olmuştu.</para>
<para>Ellerini tuttum, yatak odasına soktum onu. Bir yandan mırıldanıyordum: “Bağışlayın Bay Chantal, sizi üzdüğüm için bağışlayın beni, bilmiyordum; anlıyorsunuz, değil mi?”</para>
<para>Ellerimi sıkarken “Evet, evet” dedi, “bazen böyle sıkıntılı anlar yaşanır.”</para>
<para>Sonra yüzünü su dolu bir leğene soktu, çıkardığında hâlâ düzelmiş görünmüyordu. Aklıma küçük bir oyun geldi. Aynada yüzünü görünce suratı asıldığından “Gözünüze toz kaçtığını söylersiniz olur biter” dedim, “ondan sonra herkesin önünde istediğiniz kadar gözyaşı dökebilirsiniz.”</para>
<para>Mendiliyle gözlerini ovuşturarak aşağıya indi. Telaşlanmışlardı, herkes tek tek, gözünde bir türlü bulunamayan toz zerresini aramaya kalktı; doktor çağırmayı gerektiren benzer durumlardan söz edip durdular.</para>
<para>Matmazel İnci’nin yakınına gidip yakama yapışan derin merakın verdiği, acıya dönüşmekte olan bir iç burkulması ile izledim onu. Hiç kapanmayacak gibi görünen iri ve dingin gözleriyle gençken çok güzeldi herhalde. Tuvaleti biraz gülünç kaçıyordu; tam bir yaşlı kız tuvaletiydi üzerindeki. Güzelliğini gölgeliyor, ama zarafetini bozmuyordu.</para>
<para>Az önce Bay Chantal’de gördüğüm gibi bu kadında da uçtan uca alçakgönüllü, yalın ve adanmış bir yaşam çizgisine bakıyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Karşı konulmaz bir itkiye kapılarak ona sormak, onun da Bay Chantal’i sevip sevmediğini anlamak, hiç kimsenin göremediği, bilemediği  veya kestiremediği, fakat geceleyin karanlık bir odanın yalnızlığında kendini açığa vuran bu uzun, gizli ve yakıcı kederin acısını onun da yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istedim. Ona bakıyor, boynuna kadar çıkan korsesinin altındaki kalp atışlarını sezebiliyordum. Acaba bu dingin ve güzel yüz her gece yumuşak bir yastığa gömülerek ağlamış, tüm gövdesi ateş gibi yanan yatağında çektiği acının şiddetiyle sarsılmış mıydı?</para>
<para>Yavaş bir sesle, içini görmek için oyuncağını kıran bir çocuk gibi “Az önce” diye söze başladım, “Bay Chantal’in nasıl ağladığını görseydiniz içiniz sızlardı.”</para>
<para>İrkildi, “Ne? Ağlıyor muydu?”</para>
<para>“Evet, ağlıyordu.”</para>
<para>“Neden?”</para>
<para>“Sizden dolayı” diye yanıtladım. Çok heyecanlanmış görünüyordu. </para>
<para>“Benden dolayı mı?”</para>
<para>“Evet; geçmişte sizi ne kadar sevdiğini ve sizin yerinize kuzeniyle evlenmenin ona ne kadar güç geldiğini anlatıyordu bana.”</para>
<para>Solgun yüzü uzar gibi oldu, hep açık duran dingin gözleri bir daha açılmayacakmış gibi birden kapanıverdi. Oturduğu sandalyeden kaydı, yere düşen bir eşarp gibi yavaşça yere yığılıverdi.</para>
<para>“Koşun” diye bağırdım, “yardım edin, Matmazel İnci fenalaştı.”</para>
<para>Bayan Chantal ile kızları koşuşturdular. Onlar havlu, su ve sirke aranırken ben şapkamı alıp savuştum.</para>
<para>Yüreğim ağırlaşmış, benliğim keder ve pişmanlık dolu, hızlı adımlarla yürüyüp uzaklaştım oradan. Fakat aynı zamanda aralıklı olarak gelen bir hoşnutluk duygusu da vardı içimde. Övgüye değer ve yapılması gereken bir iş yapmışım gibi geliyordu. ‘Doğru mu yaptım, yanlış mı?” diye soruyordum kendi kendime. Onlar bunu kapalı bir yarada gömülü kalan bir mermi gibi taşımışlardı içlerinde. Şimdi daha mutlu olmayacaklar mıydı? Çektikleri acıda başa dönmek için çok geç, o acıyı iç sızısıyla anmak için henüz erkendi. </para>
<para>Belki de gelecek baharda bir akşam, dalların arasından süzülerek ayaklarının dibine düşen ay ışığıyla duygulanıp bütün bu acımasız ve bastırılmış ıstırabın anısına birbirlerinin elini tutup sıkacaklar ve belki de bu kısa dokunuş onların damarlarına asla tatmayacakları o titreşimin birazını sızdıracak ve bir saniyede yaşama dönmüş bu ölülere başkalarının ömür boyu elde edemedikleri mutluluktan daha fazlasını âşıklara bir ürpertide veren bu tutku dolu esrimenin anlık ve kutsal duyumsamasını akıtıverecekti. </para>
<separation/>
<note num="1">On İkinci Gece: Hırıstiyanlıkta Hz. İsa’nın (Jésus Christ) doğum günü kabul edilen 25 Aralık günüyle başlayan 12 günlük kutlama günlerinin son (5 Ocak) gecesi. Başka bir deyişle 6 Ocakta kutlanan Epifani (Fr.Épiphanie) Yortusu’nun arife gecesi. Anılan yortunun kökeni Katolikler için bebek İsa’nın üç bilge kral veya müneccim (Magi) tarafından hediyelerle ziyaret edilmesine, Ortodokslar için de İsa’nın Ürdün Nehri’nde Vaftizci Yahya (John) tarafından vaftiz edilmesine dayanıyor. (ç.n.)</note>
<note num="2">Tonkin (bugünkü Kuzey Vietnam) 1883’de Fransa’ya bağlı bir eyalet olmuştu. (Öykünün yayım tarihi 1886’dır.) (ç.n.)</note>
<note num="3">On İkinci Gece yemeğinde ikram edilen, Fransızca’da ‘Gâteau des Rois’ denilen pasta. İsimdeki ‘rois - krallar’ bebek İsa’yı ziyaret eden krallardır. (ç.n.)</note>
</conte>