<?xml version="1.0" encoding="Windows-1254" ?>
<?xml-stylesheet type="text/xsl" href="../contes.xsl"?>
<conte>
  <entete>
    <description original="Le papa de Simon"/>
    <traducteur>
      <nom>Haluk Erdemol</nom>
      <email>herdemol@yahoo.com</email>
    </traducteur>
  </entete>
<titre force="SİMON’UN BABASI">Simon’un babası</titre>
<para>Öğlen olmuştu. Okulun kapısı açıldı ve çocuklar bir an önce çıkmak için birbirleriyle yarış edercesine dışarı fırladılar. Fakat çabucak dağılarak öğle yemeği için evlerine gitmek yerine okuldan çıkar çıkmaz küçük gruplar oluşturarak kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar. </para>
<para>     Günün konusu, Bayan La Blanchotte’un oğlu Simon’un o sabah okula başlamasıydı. </para>
<para>Çocukların hepsi aile çevrelerinde La Blanchotte’tan söz edildiğini işitmişlerdi. Kadın toplum içinde yeterince iyi kabul görmekle beraber anneler kendi aralarında pek de hoş anmazlardı kadının adını. Çocuklar da bir türlü bunun nedenini anlayamazlardı. Simon’dan söz etmek gerekirse, onu tanımıyordu çocuklar; çünkü Simon hiç dışarı çıkmaz, köyün sokaklarında veya nehir kıyısında oynamazdı onlarla. Bu nedenle ondan pek hoşlanmazdı çocuklar. Bu sabah gruplar halinde toplanıp, on dört on beş yaşlarındaki bir gencin ağzından duydukları o sözleri bir tür sevinçle karışık şaşkınlıkla birbirlerine yineleyip duruyorlardı: “Simon’u biliyorsun, değil mi? Hah, işte onun babası yok.”   </para>
<para> La Blanchotte’un oğlu okulun kapısında gözüktü sonunda. Yedi sekiz yaşlarında, soluk benizli, cılız ve çekingen tavırlı bir çocuktu. </para>
<para>Simon okuldan çıkıp evine giderken okul arkadaşlarının küçük gruplar halinde sürekli aralarında fısıldaşıp kendisine bakarak yanına yaklaştıklarını ve yavaş yavaş çevresini kuşattıklarını gördü. Kötü bir şaka yapmaya hazırlanan birinin hınzır ve acımasız bakışları vardı çocukların gözlerinde. Simon şaşkın ve utangaç bir tavırla kendisine ne yapacaklarını bilemeden ortalarında dikiliyordu. Simon’la ilgili haberi diğerlerine veren çocuk elde ettiği başarıyla şişinerek,  “Adın ne senin?” diye sordu Simon’a.</para>
<para> “Simon.”</para>
<para> “Simon ne?” diye karşılık verdi öteki. </para>
<para> Çocuk şaşkın, yineledi: “Simon.”</para>
<para> Delikanlı bağırdı ona: ”Adında Simon’dan başka bir şey daha olması gerek. Simon tek başına isim sayılmaz.”</para>
<para> Çocuk ağlamaklı, üçüncü kez söyledi ismini: “Adım Simon benim.”</para>
<para> Diğer çocuklar gülmeye başladılar. Delikanlı zafer kazanmış gibi sesini yükseltti: “İşte, açıkça görüyorsunuz, babası yok.”</para>
<para> Derin bir sessizlik çöktü ortalığa. Çocuklar bu olağanüstü olay karşısında şaşkınlık içindeydi – babası olmayan bir çocuk. Simon’a doğadışı bir varlık, bir fenomenmiş gibi bakıyor, annelerinin La Blanchotte’a karşı duyduğu fakat kendilerinin şimdiye dek anlamadıkları acıma duygusunun yüreklerinde yer etmeye başladığını duyumsuyorlardı. Simon ise, düşmemek için bir ağaca yaslanmış, onulmaz bir felaketle vurgun yemiş gibi orada öylece dikilip duruyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyor, fakat ne bir yanıt ne de babası olmadığına ilişkin bu korkunç savı yadsıyacak bir yol geliyordu aklına. Sonunda birden aklına bir şey gelmiş gibi pervasızca atıldı: “Babam var benim?”</para>
<para>“Öyle mi, peki nerede o?” diye sordu öncü çocuk.</para>
<para>Simon sustu kaldı, bilmiyordu. Çocuklar heyecan içinde bağrıştılar. Zorlu yaşamlar içinde hayvanlarla yakından haşır neşir olan bu çocuklar kendi türlerinden biri yaralandığında onun üzerine atlayan kümes hayvanlarının acımasız güdüsünün duyumu içindeydiler. Simon’un gözleri birden çocukların arasındaki küçük bir komşu çocuğuna takıldı. Sık sık gördüğü ve ne zaman görse kendisi gibi hep annesinin yanında olan bir çocuktu bu. Annesi duldu. </para>
<para>“Hey, sen; senin de baban yok!” diye bağırdı ona. </para>
<para>“Benim babam var,” dedi öteki.</para>
<para>“Nerede peki?” diye karşılık verdi Simon.</para>
<para>“Öldü o,” dedi çocuk, başı dimdik, “mezarlıkta yatıyor benim babam.”</para>
<para>Bir olumlama mırıltısı yükseldi gruptan. Arkadaşlarının mezarlıkta da olsa bir babası vardı ve bu gerçek, babası olmayan Simon karşısında arkadaşlarını daha üstün bir konuma taşıyarak Simon’u alt ediyordu sanki. Çoğunun babaları sarhoş, hırsız ve annelerine eziyet eden kötü huylu insanlar olan bu haylaz çocuk grubu kendilerini yasal bir düzenin ürünü olarak görüp yasallığın dışında kalan Simon’u ezmek istercesine birbirlerini itiştirerek gittikçe yaklaşıyordu ona.</para>
<para>Simon’un yakınındaki çocuk birden dilini çıkardı ona ve “Babası yok! Babası yok!” diye bağırdı.</para>
<para>Simon çocuğun üzerine atılıp saçlarından yakaladı onu. Vahşi bir hayvan gibi yanağını ısırırken bir yandan ayaklarını tekmeliyordu. Zorlu bir kavganın sonunda Simon yediği yumruklarla çürükler içinde yerde buldu kendini. Alkış tutan saldırgan küçük serserilerin oluşturduğu çemberin ortasındaydı.  Toza bulanan gömleğini silkeleyerek ayağa kalkarken çocuklardan biri, “Haydi git de babana anlat başına gelenleri,” diye bağırdı.</para>
<para>O anda yüreğinde büyük bir çöküntü duydu Simon. Saldırganlar kendinden daha güçlüydü, pataklamışlardı onu. Onlara verecek bir cevabı yoktu, çünkü babası olmadığı doğruydu, biliyordu bunu. İçinde kabaran özsaygıya tutunarak gözyaşlarını bastırmaya çalıştı bir süre. Tıkanır gibi oldu. Sonra ağlamaklı sesler çıkarmaksızın, fakat hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Bunu gören çocuklar yabanıl bir sevinç gösterisine giriştiler; ürkünç törenlerdeki vahşiler gibi birbirlerinin elinden tutarak Simon’un çevresinde dans etmeye başladılar. Bir yandan, “Babası yok! Babası yok!” diye tempo tutuyorlardı.</para>
<para>Fakat birden ağlamayı kesti Simon. Kudurgan bir öfke kaplamıştı benliğini. Dikildiği yerde taşlar vardı. Taşları alıp bütün gücüyle düşmanlarına fırlatmaya başladı. Çocuklardan birkaçı taşların acısıyla bağrışıp kaçtı, diğerleri de Simon’un korkulası görünümü karşısında paniğe kapıldılar. Öfkeden kendini kaybetmiş birinin karşısında sağa sola kaçışan korkaklar gibi dağılıp uzaklaştılar. Tek başına kalan babasız küçük Simon çayırlara doğru bir koşu tutturdu.  Bir anısının uyandırdığı itkiyle karar vermişti: nehre atacaktı kendini.</para>
<para>Yaşamını sürdürmek için dilencilik yapan zavallı bir adamı anımsamıştı. Parasızlık içinde yaşamaya daha fazla katlanamadığından sekiz gün önce nehre atmıştı kendini. Adamı nehirden çıkardıklarında Simon oradaydı. Bembeyaz yanakları, sular sızan sakalı ve açık kalmış gözleriyle adamın çirkin ve acınası görünümünden etkilenmişti. Çevredekilerden biri, “Ölmüş,” bir diğeri de “şimdi mutludur artık,” demişti zavallı için.</para>
<para>Simon da onun gibi nehre atmak istiyordu kendini, çünkü babasızdı, tıpkı o zavallının parasız olduğu gibi.</para>
<para>Nehrin kıyısına yaklaşarak akan suya baktı bir süre. Berrak akıntıda balıkların oynaştığını ve bazılarının suyun üstüne sıçrayarak yüzeye yakın uçan sinekleri yakaladığını gördü. Onların bu şekilde beslenmeleri ilgisini çektiğinden seyretmek için ağlamayı kesti. Fakat aralıklarla ağaçları bir sallayıp bir dinen rüzgâr yine o düşünceyi getirdi aklına:</para>
<para>“Nehre atacağım kendimi, çünkü babam yok benim.”</para>
<para>Hava güzel ve ılıktı. Güneş çimenleri ısıtıyor, nehrin suyu ayna gibi parlıyordu. Simon gözyaşlarının ardından gelen bitkinlik sırasında kısa bir mutluluk anı yaşadı, hatta öğle sıcağında çimenlere uzanıp uykuya dalmak geldi içinden.</para>
<para>Ayaklarının altında bir kurbağa sıçradı. Yakalamaya çalıştı onu. Kurbağa kaçınca peşinden gitti; üçüncü girişiminde arka ayaklarından birinden yakaladı onu. Hayvancağızın kurtulma çabaları gülümsetti Simon’u. Kurbağa uzun bacaklarını gövdesine doğru çekiyor ve ani bir yaylanma yaparken dimdik iki çubuk gibi duruyordu bacakları. Gözleri yusyuvarlak havaya bakıyor, ön ayaklarını el gibi kullanarak çırpınıyordu. Kurbağa Simon’a bir oyuncağı anımsattı. Birbiri üstüne zigzag biçimde çivilenmiş düz tahta şeritleri hareket ettirilince bunlara bağlı küçük askerlerin talim yapar gibi yürüdüğü bir oyuncaktı bu. Sonra yine evini ve annesini düşündü Simon. İçini kaplayan üzüntüyle ağlamaya başladı. Dudakları titriyordu. Dizüstü çöktü ve akşamları yatağa girmeden önce yaptığı gibi duasını mırıldanmaya başladı. Fakat birden bastıran şiddetli hıçkırık nedeniyle tamamlayamadı dua sözcüklerini. Artık hiçbir şey düşünemiyor, çevresindeki hiçbir şey dikkatini çekmiyordu; ağlıyordu sadece.</para>
<para>Birden omzunda bir elin güçlü dokunuşunu duyumsadı. Boğuk bir ses “Hey, ahbap, nedir seni böyle üzen?” diye sordu ona.</para>
<para>Simon başını çevirdi. Siyah kıvırcık saçlı, uzun boylu iriyarı bir işçi sevecen bakışlarla bakıyordu ona. Simon yaşlı gözlerle ona bakarak ağlamaklı bir sesle “Çocuklar dövdü beni,” dedi, “babam yok diye.”</para>
<para>“Nasıl olur?” dedi adam gülümseyerek, “herkesin bir babası vardır.”</para>
<para>“Ama benim yok,” diye yanıtladı çocuk, hıçkırıklar içinde.</para>
<para>Bunu duyunca adamın yüzü ciddi bir görünüme büründü. La Blanchotte’un oğlunu tanımıştı. Çevrede yeni olmasına karşın kadına ilişkin söylenenler kulağına çalınmıştı.</para>
<para>“Kes ağlamayı evlat,” dedi Simon’a, “gel, evine götüreyim seni; annen bir baba verecek sana.”</para>
<para>Yola koyuldular; elele tutuşmuşlardı. Tekrar bir gülümseme belirmişti adamın yüzünde. Şu La Blanchotte’u görmek iyi olacaktı. Onun çevredeki güzel kızlardan biri olduğu söyleniyordu. Kim bilir? Erkekten yana bir kez yanılan genç bir kadın bir kez daha yanılırdı belki.</para>
<para>Beyaz badanalı küçük şirin bir evin önünde durdular. “İşte burası!” diye bağırdı Simon, “anne, baksana!”</para>
<para>Genç kadın kapıda görününce adam gülümsemeyi bıraktı. Çünkü kendisini aldatan bir erkeğin gelip geçtiği evini başka bir erkeğe karşı savunurcasına ciddi bir tavırla kapıda duran bu uzun boylu solgunca kadını artık hafife almamak gerektiğini anlamıştı. Ürkek bir tavırla, kasketi elinde, kekeleyerek “Şey, bayan, oğlunuz nehrin orada yolunu şaşırmıştı, alıp getirdim size.”</para>
<para>Fakat Simon kollarını annesinin boynuna dolayarak “Hayır anne, öyle değil!” diye bağırdı, “ben oraya kendimi suya atmak için gitmiştim, çünkü okuldaki çocuklar babam yok diye dövmüşlerdi beni.”</para>
<para>Kadının yanakları kızardı. Yüreğine düşen incinme duygusuyla, yaşlı gözlerle oğlunu kucakladı. Adam da duygulanmış, nasıl uzaklaşacağını bilemeden dikilip kalmıştı orada. Simon ona doğru koşarak  “Benim babam olur musun?” diye sordu. </para>
<para>Derin bir sessizlik izledi bu sahneyi. La Blanchotte utanç içinde ezik ve sersemlemiş bir tavırla elerini göğsüne kavuşturarak duvara yaslandı. Yanıt gelmediğinden çocuk atıldı: “Olmak istemezsen yine nehre gider suya atarım kendimi.”</para>
<para>Adam bu sözleri şaka gibi aldı ve gülerek “İsterim tabi,” dedi, “hem de çok.”</para>
<para>“Peki o zaman adını söyle,” dedi Simon, “söyle de çocuklar sorduğunda söyleyeyim.”</para>
<para>“Philip,” diye yanıtladı adam.</para>
<para>Simon bir an durdu; ismi iyice bellemek istiyordu. Sonra üzüntüsünden tamamen sıyrılarak kollarını adama doğru uzattı. “Peki, Philip, o zaman sen benim babamsın.”</para>
<para>Adam Simon’u kucağına alarak her iki yanağından öptü onu, sonra da aceleyle uzaklaştı oradan. </para>
<para>Simon ertesi gün okula gittiğinde yine alaycı gülüşlerle karşıladılar onu. Çocuklar sataşmalara başlamak üzereyken Simon onların başına taş atar gibi haykırdı: “Babamın adı Philip.”</para>
<para>Alaycı bağırışlar yükseldi her yandan: “Philip kim? Philip ne? Kimmiş o? Nereden buldun senin bu Philip’i ?”</para>
<para>Simon hiçbir soruyu yanıtlamıyor ve sarsılmaz bir inançla bakışlarıyla karşı koyuyordu çocuklara. Onlardan kaçmak yerine başına gelecekleri göze almıştı bu kez. Neyse ki okul müdürü yardımına koştu, evine götürdü Simon’u.</para>
<para>Philip üç aydır La Blanchotte’un evinin önünden geçiyor ve kadını pencere önünde dikiş dikerken gördüğünde cesaretini toplayıp onunla konuşuyordu. Genç kadın ona karşı uygarca davranıyor, sorularını yanıtlıyor, ama hiç şakalaşmıyor ve eve almıyordu onu.  Buna karşın Philip bütün erkekler gibi biraz kasıntılı olduğundan kendisiyle sohbet ederken kadının yanakları kızarıyormuş gibi geliyordu ona. Fakat insan lekesi kolay kolay çıkmadığından La Blanchotte’un çekinik davranışına karşın dedikodu alıp yürümüştü çevrede.</para>
<para>Simon’a gelince, o çok sevmişti yeni babasını. Günlük işi bittiğinde hemen her akşam ona gidiyor, birlikte yürüyorlardı. Çocuk okula gittiğinde gururla karışık duygular içinde arkadaşlarının arasına karışıyor, ama sorularını yanıtsız bırakıyordu.</para>
<para>Fakat bir gün, Simon’a saldıran grubun başındaki çocuk “Yalan söyledin,” dedi ona, “senin Philip adında bir baban yok.” Simon’un canı sıkılmıştı. “Neden böyle söylüyorsun?” diye sordu. Çocuk ellerini ovuşturarak yanıtladı: “O baban olsaydı annenin kocası olurdu.”</para>
<para>Simon bu akıl yürütmenin ortaya çıkardığı gerçek karşısında allak bullak oldu. Yine de altta kalmadı: “Olsun, o benim babam.” Çocuk küçümser bir tavırla, “Olabilir, ama yine de tam olarak baban sayılmaz,” diye yanıtladı onu.</para>
<para>Simon başını öne eğdi ve bir şeyler düşünür gibi uzaklaştı oradan. Philip’in çalıştığı yere, yaşlı Loizon’un demirhanesine doğru yürüdü.</para>
<para>Demirhane ağaçlar arasında olduğundan dal ve yaprakların karanlığında daha da parlak gözüken fırın alevleri çekiçlerini büyük bir gürültüyle örslerine indiren beş demirciyi aydınlatıyordu. </para>
<para>Simon dikkat çekmeden içeri girdi. Philip’in yanına giderek gömleğinin kolunu çekiştirdi. Philip dönüp baktı. Diğer işçiler birden ellerindeki işi bırakıp dikkat kesildiler. Bu alışılmadık sessizlikte Simon’un ince sesi yükseldi: “Philip, okuldaki çocuk senin babam olmadığını söyledi bana. Ne demek istedi?”</para>
<para>“Nedenmiş o?” diye sordu Philip.</para>
<para>Çocuk tüm saflığıyla ekledi: “Çünkü sen annemin kocası değilmişsin.”</para>
<para>Hiç kimse gülmedi bu sözlere. Philip önündeki örste dikili çekici tutan kocaman ellerine başını yaslamış duruyordu.  Bir gülümseme yayıldı yüzüne. Dört arkadaşı onu izliyordu. Bu dev gibi adamlar arasında küçük bir böcek gibi kalan Simon endişe içinde yanıt bekliyordu. Birden demircilerden biri diğerlerinin duygularını da dile getirerek Philip’e döndü. “La Blanchotte iyi bir kızdır,” dedi, “başına gelen talihsizliğe karşın dürüst bir erkeğe yaraşır bir eş olur bence.”</para>
<para>“Evet, doğru bu,” dedi diğerleri.</para>
<para>İlk konuşan “Kadınlık onuru çiğnendiyse kızın suçu ne?” diye sürdürdü konuşmasını, “öyle insanlar biliyorum ki bugün saygıdeğer geçinirler, ama yemedikleri halt kalmamıştır.”</para>
<para>“Bu da doğru,” dedi diğer üç işçi, hep bir ağızdan.</para>
<para>“Zavallı kızcağız,” dedi ilki, “nasıl da çalıştı, didindi, tek başına büyüttü bu çocuğu. Ağlayıp durur, kiliseye gitmek dışında evinden çıkmaz; Tanrı bilir çektiklerini.”</para>
<para>“Evet, hepsi doğru,” dedi diğerleri.</para>
<para>Sessizlik çöktü. Ateşi besleyen körüklerin hırıltısından başka bir ses duyulmuyordu. Philip aceleci bir tavırla Simon’a doğru eğilerek “Git, annene söyle,” dedi, “eve gelip onunla konuşacağım.” Çocuğu hafifçe omuzlarından iterek işinin başına döndü.</para>
<para>Beş çekiç tekrar eşanlı olarak örslere inip çıkmaya başladı. Demirciler günbatımına dek demir dövmeyi sürdürdüler. Söylencelerdeki ateş tanrıları gibi güçlü, mutlu ve doygun duyumsuyorlardı kendilerini. Katedralin büyük çanı çaldığında nasıl diğer çanların sesini bastırırsa Philip’in çekici de kulakları sağır eden bir sesle ardarda örse indiğinde diğerlerinin çıkardığı sesleri öyle bastırıyordu. İşçi gözlerini ateşe dikmiş, çevreye saçılan kıvılcımlar arasında dimdik, çoşkuyla yapıyordu işini. </para>
<para>Philip La Blanchotte’un kapısını çaldığında karanlık basmış, gökyüzü yıldızlarla bezenmişti.  Temiz bir gömleğin üzerine Pazar günleri giydiği yeleğini giymiş, sakalını düzeltmişti. Genç kadın kapıyı açtığında üzüntülü bir ses tonuyla “Bay Philip,” dedi, “böyle gece gece gelmeniz hiç hoş değil bence.” Adam cevap vermek istedi, ama kekeleyerek şaşkın bir tavırla kadının karşısında dikilip kaldı.</para>
<para>“Şunu da anlamanız gerek,” diye devam etti kadın, “artık insanların arkamdan konuşmasını istemiyorum.” Bunu söylerken içeri girmek üzereydi.</para>
<para>Philip söyleyeceğini birden söyleyiverdi: “Benim için hiç önemi yok bunun, karım olmayı kabul edersen.” Yanıt gelmedi, fakat Philip kapının ardından gelen bir ses duydu. Yere düşen birinin çıkardığı sese benzetti. Çabucak içeri girdi. Yatağına yatmış olan Simon’un kulaklarına bazı sesler çalındı. Annesinin mırıldandığı birkaç sözle bir öpücük sesiydi bunlar. Az sonra bir çift elin kendisini yataktan alıp kaldırdığını duyumsadı Simon. Onu güçlü kollarıyla kucaklayan Philip “Şimdi okuldaki çocuklara babanın kim olduğunu söyleyebilirsin,” dedi. “Babanın demirci ustası Philip Remy olduğunu ve sana el kaldıranların kulaklarını çekeceğini söylersin onlara.”</para>
<para>Ertesi sabah ders başlamadan önce Simon solgun bir yüz ve titreyen dudaklarla aynı sözleri söylüyordu okul arkadaşlarına:</para>
<para>“Benim babam demirci ustası Philip Remy’dir; bana kim el kaldırırsa onun kulağını çekecek, haberiniz olsun.”</para>
<para>Bu kez hiçbiri gülmedi. Çünkü adamın kim olduğunu biliyorlardı. Demirci Philip Remy’di o ve dünyadaki herkesin babam diye gururlanacağı bir adamdı. </para>
</conte>